Gündem o kadar yoğun , yazacak o kadar çok konu
var ki, insan hangi konuda yazacağını şaşırıyor.
Bu nedenle karar verme zorluğundan dolayı konu sıkıntısı
çektiğimizi söyleyebiliriz.
Son yıllarda meydana gelen olaylar, hukukun siyasallaşması,
insanlarımızın hukuka olan güvenini o kadar sarstı
ki, artık çoğumuz adalete olan inancımızı kaybettik.
Oysa hukuk her zaman herkese lazım.
Özellikle medyanın vesilesi ile toplumun yakından
takip ettiği davalarda açıkça yapılan değişik ve
ayrıcalıklı uygulamalar insanlarımızın gözünde güçlünün
hukuku imajının yaygınlaşmasına neden olmuştur.
En basit bir örnek vermek gerekirse; geçtiğimiz yıllarda anlaşmalı boşanma
için gelen çiftler hemen üç gün içinde boşanmanın gerçekleşmesini isterlerdi.
Bunun mümkün olmadığını söyledğimizde ise ama Hülya avşar nasıl bir günde
boşanıyor diye soruyorlardı. Biz de mantıklı bir cevap veremiyorduk. Zira
adliye şartlarımızda açtığımız davanın üç gün içinde hangi mahkemeye tevzi
olduğunu bile öğrenemiyorduk.
Bunun yanında siyasi mülahazalarla verilen kararları okuyan ve duyan toplumum
yargıya karşı güveni azalmaktadır. En son olarak anayasa mahkemesi tarafından
verilen karar bu güvensizliği zirveye taşımıştır. Anılan karar tamamen amaca
yönelik yapılan yorumla verilmiş bir karardır. Sayın yüce mahkeme kararı
vermiştir ancak aradan geçen iki aya yakın süreye rağmen gerekçesini bir
türlü açıklamamıştır. Kararı veren heyetin başkanı emekli olmuştur. Onun
yerine gelen üye vermediği bir kararın gerekçesini mi yazacaktır. Halbuki
kararı verirken zaten gerekçe heyetin kafasında hazır olması gerekir.
Hukuk; güçlülerin delip geçtiği, güçsüzlerin takılıp kaldığı bir örümcek
ağına benzetilirse, hukuk olmaktan çıkar. Hukuk güçlülerin ayak bağı olarak
değil herkesin güvencesi ve teminatı olarak görülmesi lazımdır. Zira güçlünün
hep güçlü kalacağına, zayıfın hep zayıf kalacağına dair bir garanti yoktur.
Aradaki güç farkının dengesini hukuk sağlayacaktır.
Adalet düşüncesi; zayıflarının güçlülere karşı uydurduğu bir teori değildir. Adalet
ilahi bir düşüncedir. Dünyevi adaletten sonra asıl olan ilahi adalet gelmektedir.
Dünyada hakkını tüm uğraşmasına rağmen elde edemeyen yada zulme uğrayan kimseler
hakkını ilahi adalete bırakıp Allaha havale ederler ve rahatlarlar. Bu Allaha
ve ahiret gününe inancın bir sonucudur. Dünyavi adalet tatmin edici olmazsa
; ilahi adalete inanmayan kişi haksızlığın karşısında güveneceği bir makam
kalmayacağı için çıldırması bile ihtimal dahilindedir.
Dünyevi adaleti dağıtan hakimlere çok büyük sorumluluk düşmektedir. Üçte
biri kurtulur denmesinin sebebi de bu olsa gerektir.Hak dağıtma işini yapan
hakimlerin hakkı sahibine vereceği konusunda topluma güven vermeleri gerekir.
Güven olursa "şeriatın kestiği parmak acımaz" cümlesi yerini bulur, kimse
itiraz etmez.
Hakimler siyasi yada başka saiklerle, hakkı sahibine vermez de haksızlık
yaparsa bu zulüm olur. Eğer toplum da mahkemelerin adil karar vermediğine
inanmaya başlarsa o zaman herkes kendi hakkını kendisi korumaya, kendisini
hakim yerine koyup ceza kesmeye, kesitiği cezayı kendi infaz etmeye başlar
ki o zaman anarşi olur. Toplum düzeni bozulur. Devlet otoritesi kalmaz.
Allah korusun, bizde şu anda öyle bir durum olduğu
söylenemez. .
Bu nedenle yargı bizim en güvendiğimiz kurumların
en başında olmalıdır. Böyle değilse aksayan yönler
var demektir. En kısa zamanda çaresine bakılmalıdır.